Ana Sayfa
Hakkımda
Düşündüklerim
Dünkü Bugün
Önerdiklerim
Duyurular
Galeri
İletişim

 

Yakın ya da uzak dünde oluşan, ancak insan düşüncesinin ağır ve salınımlı değişimi üzerinde metamorfoza uğrayarak günümüze kadar ulaşan değerler ve ritüeller öylesine çoktur ki bunları paylaşmayı amaç edinseniz, sırf bunun için ayrı bir web sitesi oluşturmanız gerekir. O yüzden ben burada inançlar, değerler ve ritüeller üzerine bir MR çekmek yerine, küçük bir kan örneğinden yola çıkarak aidiyetlerimizi sorgulamayı önermiş olmak istiyorum. Yalnızca birkaç örnek, fazla değil…

İnandıklarımız inanmak istediklerimiz mi, değerlerimiz nesnelin içinden doğup gelen ve parçası olduğumuz yaşamın gerçeğini kucaklayan değerler mi, ritüellerimizin rasyonel bir temeli var mı sorularının sorulmasını kamçılayan birkaç örnek. Toplumsal bir Matrix’in varlığını düşündüren ve bizi kuşatan fanus karşısında özgürlük tartışmasını zorunlu kılan örnekler… Bu temaya cuk oturuyor diyorsanız, gönderin, adınıza atıf yaparak sizin örneğinize de yer vereyim. Birlikte çoğalalım…

Aynadaki ruh...

Mısır uygarlığı, aynada yansıyan görüntünün bir fizik olayı değil de ruhun temsili olduğuna inanırdı. Ama bu keskin buluş, aslında sudaki aksine aval aval bakan zavallı ilkel adamın buluşunun bir çalıntısından başka bir şey değildi. Mısır, bir intihal suçu işlemiş fakat diyet borcu olarak da konuya bir renk katmıştı: Vampirlerin ruhu olmadığına göre aynada yansıması da olamazdı. Neyse efendim, gel zaman git zaman, ruhun kendini yedi yılda bir güncellediğine inanan Romalılar peydah oldu da şaşkın insanın kafa karışıklığına bir son verildi. Roma hukuku ile yaşama çeki düzen veren Roma İmparatorluğu, muallâkta kalmış bu konuya da el atarak, herkesçe anlaşılabilir açık ve ortak bir kural getirdi: Ayna kırıldığında önce ruh ve beden bütünlüğü, ardından da sağlık bozuluyor ve iyileşme için acılı bir yedi yılın geçmesi gerekiyordu. Ancak kırılan parçalar toplanır da güneye doğru akan bir ırmakta yıkanır ya da toprağa gömülürse bu etkili ve hızlı bir tedavi olabiliyordu. Nasıl? Artık ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz değil mi? Ne, işe yaramadı mı? Dur bir bakayım. Ya çok özür dilerim, evden çıkarken kırılan parçaların içine bakılmayacağını söylemeyi unutmuşum. Neyse sayılı yedi yıl çabuk geçer.

 

Bak şimdi! Neredeeeeen nereye!

Yaratılış söylenceleri temelde aynıysa da üç aşağı beş yukarı farklılıklar da gösterir. Örneğin Hristiyanlar tanrının dünyayı yedi günde yarattıklarına inanmışlar ve bu rakamı kutsal sayarak yaşamlarının birçok noktasında simgeleştirmişlerdir. Sözgelimi 14. yüzyıldan itibaren, savaş gemilerine yerleştirdikleri top sayısının da yedi tane olmasını kutsal bir gelenek olarak kabul etmişlerdir. Savaş teknolojisinde meydana gelen gelişmelerle üç mermi atabilen toplar ortaya çıkınca, bu gemiler 7x3 hesabıyla 21 mermi atabilen savaş gemilerine dönüşecektir. Dolayısıyla bir monarşi geleneği olarak, bir kral ölüp de tahtına yeni bir kral çıkarken yapılan duyuru atışları, bu gemilerin atış kapasitesi 21 ile sınırlı olduğu için 21 paredir. Fakat teknoloji geliştikçe, monarşinin izleyen dönemlerinde 101 pare atışa kadar ulaşılmış ve gelenek bu haliyle kalıcı olmuştur. Ta ki Fransa’da V. Cumhuriyet dönemini başlatan General de Gaulle, 101 parelik kraliyet atışı yerine, 21 parelik cumhuriyetçi atışı kabul ettirene kadar… Ancak, aynı Fransa’da François Mitterrand (1998) ve Jacques Chirac (2002) gibi onursal top atışı yaptırmayan liderler de söz konusudur. Sizin kutsal sayınız kaç?

 

Bay Nobel’i kim boynuzladı?

Nobel, temelde dünyayı değiştirebilme ışığı yakan çalışmalara yönelik bir ödül olarak betimlenmiş ve matematik dışında neredeyse bütün insan etkinliklerini ödüle boğarak matematikçileri gücendirmiştir. Bu nedenle de kaynağı matematikçiler midir bilinmez, kamuoyunda, karısının Bay Nobel’i bir matematikçiyle boynuzladığına ve bunun için de dinamitin mucidi Nobel’in bir duygu infilakı içinde matematikçilerden intikam aldığı söylenir. Ancak, bu konuda çok ayrıntılı bir araştırma yaparak “Why Is There No Nobel Prize in Mathematics?” başlığıyla yayımlayan Lars Garding ve Lars Hörmander’e göre (Mathematical Intelligencer, 7:3, 1985), birincisi Bay Nobel aslında yaşamı boyunca hiç evlenmemişti ve ikincisi de aslında bu uygulamanın tek nedeni, Nobel’in matematiği ilginç bulmaması ve tamamen kuramsal bir uğraşı olarak değerlendirmiş olmasıydı.

 

Balder’in tırsak torunları…

Viking Tanrısı Odin’in oğlu ve ay kraliçesi Nanna’nın kocası, ışık ve güzellik tanrısı Balder, bir gün görkemli bir ziyafet verir. Ziyafete 12 kişi davetli olduğu halde, yalan ve hile tanrısı Loki de katılmak için ısrar eder. Çıkan tartışma sonucunda Loki, çok sevilen Balder’i öldürür. Bu eski İskandinav söylencesi öylesine kökleşir ki Hıristiyanlık Avrupa’sına gelindiğinde, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesiyle sonuçlanan son veda yemeğine uyarlanır. Bu kez hain olan 13. kişi Loki değil de Judas’tır. Eee, sonuç? Sizce de çok açık değil mi? Tanrı’nın vermiş olduğu mesajı okuyamıyor musunuz?  Siz siz olun bundan sonra 13 kişilik bir yemeğin parçası olmayın, 13 numaralı bir ev ya da odada kalıp 13 numaralı koltuklarda yolculuk etmeyin, dahası bazı Amerikalılar gibi ülkenizin milyonlarca dolar zarara uğraması pahasına ayın 13’ünde sakın işe gitmeyin. Hele ki bu 13, bir Cuma gününe denk gelirse, bu söylencelerin o güne denk gelmiş olmasından dolayı gözünüzü dört açın. Ne? “O zaman İslamiyet de Cuma neden kutsal?” diye mi soruyorsunuz. Yapmayın canııım! Siz de çok kuşkucusunuz. O kadarcık hata bilim adamlarında bile olur.

 

Dikkat edin de boyanmamış olsun…

Helenlerden Kuzey Amerika yerlilerine birçok kavimde ağaçlar kutsal sayılmıştır. Özellikle de ağaçlara düşen yıldırımlar büyük korku yaratmış, ağaçlar ya tanrıların yeryüzündeki rezidansı kabul edilmiş ya da kendileri yıldırım tanrısı olarak benimsenmiştir. Ağaçlar değişebilir; kiminde meşe,  kiminde incir, kiminde dişbudak olabilir. Kiminde ise ağaç olması bile yeterlidir. Fakat sonuçta mantıksal temel ortaktır: Ağaç ya tanrıdır ya da tanrı ile insan arasında bir iletişim aracı. Bu yüzden, tanrılara bir şeyler söylemek istendiğinde ağaçların kök kısımlarına, kapı çalarcasına tıklatmak adetten olmuştur. Dibine baltayla vurmadığınız sürece bence bir sakıncası yok. Fakat sürdüğümüz sedanter yaşam içinde, ha dendiğinde ağacı nereden bulacağız diye düşünüyorsanız, ben size tahta öneririm. Yalnız dikkat edin de boyasız, cilasız, saf bir tahta olsun.

 

Eski bir Hırvat geleneği…

Romalı hatipler, ses tellerini korumak için boğazlarına bir tür mendil sararmış. Bu gelenek, nice zaman sonra Avusturya-Macaristan’ın bir parçası olan Croatia’da (Hırvatistan) askerlerin de yine aynı amaçla kullandığı askeri bir aksesuar haline gelmiş. Nitekim bir Hırvat alayını selamlayan Fransız Kralı, bu aksesuarları öyle beğenmiş ki boğazını kraliyet armalı mendillere dolamış bir kraliyet alayı kurdurmakta gecikmemiş. Fransa’da bir moda belirir de İngilizler kusur kalır mı? Soyluluk katında vuku bulan bu gelişmeye öykünen İngiliz asilzadeleri, türlü şekiller ve farklı bağlama yöntemleriyle işin etmesine etmişler de Croat (kravat) adını belleklerden kazıyamamışlar. Güzel bir gelenek değil mi? Boş ver gelir düzeyini, önemseme eğitimi, umursama toplumsal statünü, düşünme bile nasıl sömürüldüğünü. Bir soyluluk mertebesinin düşünü mü kurmaktasın? Takıver sihirli bir kravat olsun bitsin. İki yakayı bir araya getirmek için düğmelerim, boğazımı ısıtmak için atkım var diyenlerdensen, kılıç kesiği tehlikesi çoktan mazi oldu diye düşünüyorsan takma o zaman. Senden soylu olmaz kardeşim!

 

Mavi boncuk kimdeyse…

Kalabalık bir topluluk içinde hakkımızda fısıltıyla konuşanlar varsa, bunların kim olduklarını bilemeyiz elbette. Ancak, konuşan, konuşmak yerine bakmayı tercih etmişse, onca insanın içinde onu hemen seçeriz. Dilin anlatamadıklarını bakışlar, duyguların en tarif edilmez olanlarını gözler yapar çoğu zaman. Sanki ruhun taşıyıcılarıdır bakışlar. Ve doğal olarak ruha yüklenmiş kıskançlık, kötülük, sevgi, hayranlık gibi duygusal anlamların da. Bildiğimiz kadarıyla Sümerler bizden önce fark etmişler bakışların bu gücünü. Hattâ bizim bile fark edemeyeceğimiz ölçüde, bir bakışla nehirlerin ve meyve ağaçlarının kurutulabileceği, insanların öldürülebileceği, annelerin sütten kesilebileceği ve erkeklerin iktidarsız kılınabileceği bilgisini de edinmişler. Bilgi yayıldıkça paniğe kapılan insanlık, doğal olarak çözüm yolunu da aramış. Ve sonunda göze göz, dişe diş mücadele kararı almışlar ve gözün bakışlarını münasip bir şekilde sahibine iade etmek için göz şeklinde ve camdan yapılmış mavi bir boncuk geliştirmişler. Ne dersiniz, her bakışı bir sıvı kaybıyla sonuçlanan kem gözlere karşı alınmış bu sivri formülü, küresel ısınmayı durdurmak için de mi kullansak? Yörüngeye yerleştirilecek dev bir mavi boncuğun, güneşin sıvı kaybına yol açan sinsi ışınlarına karşı bir çare olabileceğini düşünüyorum. Olmaz demeyin!

 

Mazoşist fakat cömert kadınlar…

Giysilerimizdeki düğmelerin sağ tarafta yer almasından daha doğal bir şey olamaz. Çünkü giyinirken sağ elimizi daha etkin kullanır ve sağda yer alan bir düğmeyi solda yer alan bir iliğe daha kolay geçiririz. Peki, kadınların zoru ne? Onların hepsi solak mı? Elbette hayır. Düğmenin ilk kullanıldığı ama aynı zamanda pahalı bir aksesuar olduğu Ortaçağ’da, kadınlar düğmenin işlevini genelde ip bağcıklara yüklerlerdi. Düğmeyi ancak varlıklı kadınlar ve onlar da uzun elbiseleri için tercih ederlerdi. Elbise yerlerde sürünecek denli uzun olunca, doğal olarak bir hizmetçi yardımıyla giyiliyor ve hizmetçilerin düğmeleri ilikleyebilmesi için de terziler düğmeleri elbisenin sol hizmetçinin de sağ tarafına denk gelecek biçimde dikiyorlardı. Peki, günümüzün günlük (casual) denilen rahat giyim anlayışında bu yöntemin işlevsel bir yanı var mı? Giyinirken düğme eziyeti yaşamaktan keyif alan mazoşist kadınlar için mutlaka vardır. Ya mazoşist olmayan kadınlar? Düğmelerin solda yer almasının, soyunma sırasında yardımcı olan partnere ne denli kolaylık sağlayabileceği ortada olduğuna göre, demek ki onlar da cömert oldukları için bu yöntemi tercih ediyorlar.

 

Sonsuz birliktelik…

Dairesel formlar, M.Ö. 2800’lerden günümüze bir sonsuzluk çağrışımı yapagelmiştir. Yanlış da değildir hani. Başlangıçsız ve bitimsiz formlardır bunlar çünkü. Bunun için de Mısır’da başlayıp Roma’da yaygınlaşan bir ritüel olarak, evlenen çiflerin sonsuza kadar birlikte ve mutlu olmaları temennisi, izdüşümünü bir evlilik halkasında bulmuştur. Dahası halkanın içerdiği tılsımın kalbi kuşatması için de halkaya kalıcı bir yuva aranmış: Bakmışlar ki kalbe giden ana damar sol elin sondan ikinci parmağından başlıyor, halkayı da bu parmağa geçirivermişler, olmuş size alyans (bağ, bağcık). Eh küçük bir anatomi hatası olmuş elbet, idare edin artık. Hiç değilse mantık doğru. Yeter ki kalbinize giden yolun nereden başladığını doğru tespit edin.

 

Şeytan’ın yumuşak karnı…

Şeytan bu boş durur mu? Bebeklerin ve küçük çocukların odalarında dolaşacak, punduna getirdiğinde bedenlerine sızıp karşımıza bir Chucky heyulası olarak çıkacak. Neyse ki masmavi gökyüzünden ödü patlıyor da çor çocuk hiç değilse gündüz vakti huzura kemale eriyor. Öyleyse ne yapıyoruz? Şeytanı yanıltmak için, bütün erkek çocuklarımızı gök mavisi esbaba sarıyoruz. “Peki ya kız çocukları?” dediğinizi duyar gibiyim. Canım zaten sülalenin devamında etkin olmadıkları için yüzlerce yıldır kaderlerine terk edilmişler, biz de gül rengi bir pembe takıştırıversek dünyanın çivisi mi çıkar?

 

Üçgeni delmek…

Merdiven yardımıyla imdadına yetişilmiş olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris’in karanlık ruhlar dünyasında sürdüğü mahkûmiyetten kurtarılması mümkün olmayacaktı. Piramitlerin merdiven basamakları formunda inşa edilmesinin nedeni de bu söylence idi. Ancak basamaklı yüzey, piramitlerin tek çarpıcı özelliği değildi. Piramitler aynı zamanda piramitti. Üçgen kenarlıydılar ve üçgen, birçok kültürde olduğu gibi Mısır’da da kutsaldı. Üçgenin içinden geçmenin tanrıya meydan okumak anlamına gelmesi, kutsal mezarlar olan piramitlere girme girişimlerini de önleyecekti. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine uyarlanmış benzeri söylenceler daha sonra Hıristiyanlıkta da yaygınlık gösterdi. Ama gördüğünüz gibi bunların hepsi söylence ve sonuçta hepsi batıl inançtı. Ta ki yerini son derece akılcı bir rirüele, merdiven altından sakınma ritüeline bırakana kadar. Evet, duvara dayanmış bir merdiven de üçgen bir form oluşturur ve bu üçgen de kutsal olduğu için, merdiven altından geçilmemelidir. Bu ritüel son derece akılcıdır ve batıl inanış ile ilgisi yoktur. Çünkü doğal olarak kafanıza su, boya, alet-edevat ve benzeri nesnelerin düşmesini engeller. Üstelik diğer batıl ritüllerden farklı olarak panzehiri de vardır. Kazara merdiven altından geçtiniz diyelim, orta parmağınızı dikeltip diğer parmaklarınızı yumruk yaparak merdivene doğru sallarsanız kötülük hemen def olur. Diyeceksiniz ki bu işaret aynı zamanda bir küfür değil mi? Canım, snop gençler gelenekleri dejenere etmişse ben ne yapayım?

Copyright © 2009 Erkan Şenşekerci