|
Aynadaki ruh... |
|
Mısır
uygarlığı, aynada yansıyan görüntünün bir fizik olayı değil
de ruhun temsili olduğuna inanırdı. Ama bu keskin buluş,
aslında sudaki aksine aval aval bakan zavallı ilkel adamın
buluşunun bir çalıntısından başka bir şey değildi. Mısır,
bir intihal suçu işlemiş fakat diyet borcu olarak da konuya
bir renk katmıştı: Vampirlerin ruhu olmadığına göre aynada
yansıması da olamazdı. Neyse efendim, gel zaman git zaman,
ruhun kendini yedi yılda bir güncellediğine inanan Romalılar
peydah oldu da şaşkın insanın kafa karışıklığına bir son
verildi. Roma hukuku ile yaşama çeki düzen veren Roma
İmparatorluğu, muallâkta kalmış bu konuya da el atarak,
herkesçe anlaşılabilir açık ve ortak bir kural getirdi: Ayna
kırıldığında önce ruh ve beden bütünlüğü, ardından da sağlık
bozuluyor ve iyileşme için acılı bir yedi yılın geçmesi
gerekiyordu. Ancak kırılan parçalar toplanır da güneye doğru
akan bir ırmakta yıkanır ya da toprağa gömülürse bu etkili
ve hızlı bir tedavi olabiliyordu. Nasıl? Artık ne yapmanız
gerektiğini biliyorsunuz değil mi? Ne, işe yaramadı mı? Dur
bir bakayım. Ya çok özür dilerim, evden çıkarken kırılan
parçaların içine bakılmayacağını söylemeyi unutmuşum. Neyse
sayılı yedi yıl çabuk geçer.
|
|
Bak şimdi!
Neredeeeeen nereye! |
|
Yaratılış söylenceleri temelde aynıysa da üç aşağı beş
yukarı farklılıklar da gösterir. Örneğin Hristiyanlar
tanrının dünyayı yedi günde yarattıklarına inanmışlar ve bu
rakamı kutsal sayarak yaşamlarının birçok noktasında
simgeleştirmişlerdir. Sözgelimi 14. yüzyıldan itibaren,
savaş gemilerine yerleştirdikleri top sayısının da yedi tane
olmasını kutsal bir gelenek olarak kabul etmişlerdir. Savaş
teknolojisinde meydana gelen gelişmelerle üç mermi atabilen
toplar ortaya çıkınca, bu gemiler 7x3 hesabıyla 21 mermi
atabilen savaş gemilerine dönüşecektir. Dolayısıyla bir
monarşi geleneği olarak, bir kral ölüp de
tahtına yeni bir kral çıkarken yapılan duyuru
atışları, bu gemilerin atış kapasitesi 21 ile sınırlı olduğu
için 21 paredir. Fakat teknoloji geliştikçe, monarşinin
izleyen dönemlerinde 101 pare atışa kadar ulaşılmış ve
gelenek bu haliyle kalıcı olmuştur. Ta ki Fransa’da V.
Cumhuriyet dönemini başlatan General de Gaulle, 101 parelik
kraliyet atışı yerine, 21 parelik cumhuriyetçi atışı kabul
ettirene kadar… Ancak, aynı Fransa’da François Mitterrand
(1998) ve Jacques Chirac (2002) gibi onursal top atışı
yaptırmayan liderler de söz konusudur. Sizin kutsal sayınız
kaç?
|
|
Bay Nobel’i kim boynuzladı? |
|
Nobel, temelde dünyayı değiştirebilme ışığı yakan
çalışmalara yönelik bir ödül olarak betimlenmiş ve matematik
dışında neredeyse bütün insan etkinliklerini ödüle boğarak
matematikçileri gücendirmiştir. Bu nedenle de kaynağı
matematikçiler midir bilinmez, kamuoyunda, karısının Bay
Nobel’i bir matematikçiyle boynuzladığına ve bunun için de
dinamitin mucidi Nobel’in bir duygu infilakı içinde
matematikçilerden intikam aldığı söylenir.
Ancak, bu
konuda çok ayrıntılı bir araştırma yaparak “Why Is There
No
Nobel
Prize in Mathematics?” başlığıyla yayımlayan Lars
Garding ve Lars Hörmander’e göre (Mathematical
Intelligencer, 7:3, 1985), birincisi Bay Nobel aslında
yaşamı boyunca hiç evlenmemişti ve ikincisi de aslında bu
uygulamanın tek nedeni, Nobel’in matematiği ilginç bulmaması
ve tamamen kuramsal bir uğraşı olarak değerlendirmiş
olmasıydı.
|
|
Balder’in tırsak torunları… |
|
Viking
Tanrısı Odin’in oğlu ve ay kraliçesi Nanna’nın kocası, ışık
ve güzellik tanrısı Balder, bir gün görkemli bir ziyafet
verir. Ziyafete 12 kişi davetli olduğu halde, yalan ve hile
tanrısı Loki de katılmak için ısrar eder. Çıkan tartışma
sonucunda Loki, çok sevilen Balder’i öldürür. Bu eski
İskandinav söylencesi öylesine kökleşir ki Hıristiyanlık
Avrupa’sına gelindiğinde, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesiyle
sonuçlanan son veda yemeğine uyarlanır. Bu kez hain olan 13.
kişi Loki değil de Judas’tır. Eee, sonuç? Sizce de çok açık
değil mi? Tanrı’nın vermiş olduğu mesajı okuyamıyor musunuz?
Siz siz olun
bundan sonra 13 kişilik bir yemeğin parçası olmayın, 13
numaralı bir ev ya da odada kalıp 13 numaralı koltuklarda
yolculuk etmeyin, dahası bazı Amerikalılar gibi ülkenizin
milyonlarca dolar zarara uğraması pahasına ayın 13’ünde
sakın işe gitmeyin. Hele ki bu 13, bir Cuma gününe denk
gelirse, bu söylencelerin o güne denk gelmiş olmasından
dolayı gözünüzü dört açın. Ne? “O zaman İslamiyet de Cuma
neden kutsal?” diye mi soruyorsunuz. Yapmayın canııım!
Siz de çok kuşkucusunuz. O kadarcık hata bilim adamlarında
bile olur.
|
|
Dikkat edin
de boyanmamış olsun… |
|
Helenlerden Kuzey Amerika yerlilerine birçok kavimde ağaçlar
kutsal sayılmıştır. Özellikle de ağaçlara düşen yıldırımlar
büyük korku yaratmış, ağaçlar ya tanrıların yeryüzündeki
rezidansı kabul edilmiş ya da kendileri yıldırım tanrısı
olarak benimsenmiştir. Ağaçlar değişebilir; kiminde meşe,
kiminde incir, kiminde dişbudak olabilir. Kiminde ise ağaç
olması bile yeterlidir. Fakat sonuçta mantıksal temel
ortaktır:
Ağaç ya tanrıdır ya da tanrı
ile insan arasında bir iletişim aracı. Bu yüzden, tanrılara
bir şeyler söylemek istendiğinde ağaçların kök kısımlarına,
kapı çalarcasına tıklatmak adetten olmuştur. Dibine baltayla
vurmadığınız sürece bence bir sakıncası yok. Fakat
sürdüğümüz sedanter yaşam içinde, ha dendiğinde ağacı
nereden bulacağız diye düşünüyorsanız, ben size tahta
öneririm. Yalnız dikkat edin de boyasız, cilasız, saf bir
tahta olsun.
|
|
Eski bir
Hırvat geleneği… |
|
Romalı
hatipler, ses tellerini korumak için boğazlarına bir tür
mendil sararmış. Bu gelenek, nice zaman sonra
Avusturya-Macaristan’ın bir parçası olan Croatia’da
(Hırvatistan) askerlerin de yine aynı amaçla kullandığı
askeri bir aksesuar haline gelmiş. Nitekim bir Hırvat
alayını selamlayan Fransız Kralı, bu aksesuarları öyle
beğenmiş ki boğazını kraliyet armalı mendillere dolamış bir
kraliyet alayı kurdurmakta gecikmemiş. Fransa’da bir moda
belirir de İngilizler kusur kalır mı? Soyluluk katında vuku
bulan bu gelişmeye öykünen İngiliz asilzadeleri, türlü
şekiller ve farklı bağlama yöntemleriyle işin
etmesine
etmişler de Croat (kravat) adını belleklerden
kazıyamamışlar. Güzel bir gelenek değil mi? Boş ver gelir
düzeyini, önemseme eğitimi, umursama toplumsal statünü,
düşünme bile nasıl sömürüldüğünü. Bir soyluluk mertebesinin
düşünü mü kurmaktasın? Takıver sihirli bir kravat olsun
bitsin. İki yakayı bir araya getirmek için düğmelerim,
boğazımı ısıtmak için atkım var diyenlerdensen, kılıç kesiği
tehlikesi çoktan mazi oldu diye düşünüyorsan takma o zaman.
Senden soylu olmaz kardeşim!
|
|
Mavi boncuk
kimdeyse… |
|
Kalabalık bir topluluk içinde hakkımızda fısıltıyla
konuşanlar varsa, bunların kim olduklarını bilemeyiz
elbette. Ancak, konuşan, konuşmak yerine bakmayı tercih
etmişse, onca insanın içinde onu hemen seçeriz. Dilin
anlatamadıklarını bakışlar, duyguların en tarif edilmez
olanlarını gözler yapar çoğu zaman. Sanki ruhun
taşıyıcılarıdır bakışlar. Ve doğal olarak ruha yüklenmiş
kıskançlık, kötülük, sevgi, hayranlık gibi duygusal
anlamların da. Bildiğimiz kadarıyla Sümerler bizden önce
fark etmişler bakışların bu gücünü. Hattâ bizim bile fark
edemeyeceğimiz ölçüde, bir bakışla nehirlerin ve meyve
ağaçlarının kurutulabileceği, insanların öldürülebileceği,
annelerin sütten
kesilebileceği ve erkeklerin iktidarsız
kılınabileceği bilgisini de edinmişler. Bilgi yayıldıkça
paniğe kapılan insanlık, doğal olarak çözüm yolunu da
aramış. Ve sonunda göze göz, dişe diş mücadele kararı
almışlar ve gözün bakışlarını münasip bir şekilde sahibine
iade etmek için göz şeklinde ve camdan yapılmış mavi bir
boncuk geliştirmişler. Ne dersiniz, her bakışı bir sıvı
kaybıyla sonuçlanan kem gözlere karşı alınmış bu sivri
formülü, küresel ısınmayı durdurmak için de mi kullansak?
Yörüngeye yerleştirilecek dev bir mavi boncuğun, güneşin
sıvı kaybına yol açan sinsi ışınlarına karşı bir çare
olabileceğini düşünüyorum. Olmaz demeyin!
|
|
Mazoşist
fakat cömert kadınlar… |
|
Giysilerimizdeki düğmelerin sağ tarafta yer almasından daha
doğal bir şey olamaz. Çünkü giyinirken sağ elimizi daha
etkin kullanır ve sağda yer alan bir düğmeyi solda yer alan
bir iliğe daha kolay geçiririz. Peki, kadınların zoru ne?
Onların hepsi solak mı? Elbette hayır. Düğmenin ilk
kullanıldığı ama aynı zamanda pahalı bir aksesuar olduğu
Ortaçağ’da, kadınlar düğmenin işlevini genelde ip bağcıklara
yüklerlerdi. Düğmeyi ancak varlıklı kadınlar ve onlar da
uzun elbiseleri için tercih ederlerdi. Elbise yerlerde
sürünecek denli uzun olunca, doğal olarak bir hizmetçi
yardımıyla giyiliyor ve hizmetçilerin
düğmeleri
ilikleyebilmesi için de terziler düğmeleri elbisenin sol
hizmetçinin de sağ tarafına denk gelecek biçimde
dikiyorlardı. Peki, günümüzün günlük (casual) denilen rahat
giyim anlayışında bu yöntemin işlevsel bir yanı var mı?
Giyinirken düğme eziyeti yaşamaktan keyif alan mazoşist
kadınlar için mutlaka vardır. Ya mazoşist olmayan kadınlar?
Düğmelerin solda yer almasının, soyunma sırasında yardımcı
olan partnere ne denli kolaylık sağlayabileceği ortada
olduğuna göre, demek ki onlar da cömert oldukları için bu
yöntemi tercih ediyorlar.
|
|
Sonsuz
birliktelik… |
|
Dairesel formlar, M.Ö. 2800’lerden günümüze bir sonsuzluk
çağrışımı yapagelmiştir. Yanlış da değildir hani.
Başlangıçsız ve bitimsiz formlardır bunlar çünkü. Bunun için
de Mısır’da başlayıp Roma’da yaygınlaşan bir ritüel olarak,
evlenen çiflerin sonsuza kadar birlikte ve mutlu olmaları
temennisi, izdüşümünü bir evlilik halkasında bulmuştur.
Dahası halkanın
içerdiği
tılsımın kalbi kuşatması için de halkaya kalıcı bir yuva
aranmış: Bakmışlar ki kalbe giden ana damar sol elin sondan
ikinci parmağından başlıyor, halkayı da bu parmağa
geçirivermişler, olmuş size alyans (bağ, bağcık). Eh küçük
bir anatomi hatası olmuş elbet, idare edin artık. Hiç
değilse mantık doğru. Yeter ki kalbinize giden yolun nereden
başladığını doğru tespit edin.
|
|
Şeytan’ın
yumuşak karnı… |
|
Şeytan
bu boş durur mu? Bebeklerin ve küçük çocukların odalarında
dolaşacak, punduna getirdiğinde bedenlerine sızıp karşımıza
bir Chucky heyulası olarak çıkacak. Neyse ki masmavi
gökyüzünden ödü patlıyor da çor çocuk hiç değilse gündüz
vakti huzura kemale eriyor. Öyleyse ne yapıyoruz? Şeytanı
yanıltmak için, bütün erkek
çocuklarımızı gök mavisi esbaba sarıyoruz. “Peki ya kız
çocukları?” dediğinizi duyar gibiyim. Canım zaten sülalenin
devamında etkin olmadıkları için yüzlerce yıldır kaderlerine
terk edilmişler, biz de gül rengi bir pembe takıştırıversek
dünyanın çivisi mi çıkar?
|
|
Üçgeni
delmek… |
|
Merdiven yardımıyla imdadına yetişilmiş olmasaydı, Güneş
Tanrısı Osiris’in karanlık ruhlar dünyasında sürdüğü
mahkûmiyetten kurtarılması mümkün olmayacaktı. Piramitlerin
merdiven basamakları formunda inşa edilmesinin nedeni de bu
söylence idi. Ancak basamaklı yüzey, piramitlerin tek
çarpıcı özelliği değildi. Piramitler aynı zamanda piramitti.
Üçgen kenarlıydılar ve üçgen, birçok kültürde olduğu gibi
Mısır’da da kutsaldı. Üçgenin içinden geçmenin tanrıya
meydan okumak anlamına gelmesi, kutsal mezarlar olan
piramitlere girme girişimlerini de önleyecekti. Hz. İsa’nın
çarmıha gerilmesine uyarlanmış benzeri söylenceler daha
sonra Hıristiyanlıkta da yaygınlık gösterdi. Ama gördüğünüz
gibi bunların hepsi söylence ve sonuçta hepsi batıl inançtı.
Ta ki yerini son derece akılcı bir rirüele, merdiven
altından sakınma ritüeline bırakana kadar. Evet, duvara
dayanmış bir merdiven de üçgen bir form oluşturur ve bu
üçgen de kutsal olduğu için, merdiven altından
geçilmemelidir. Bu ritüel son derece akılcıdır ve batıl
inanış ile ilgisi yoktur. Çünkü doğal olarak kafanıza su,
boya, alet-edevat ve benzeri nesnelerin düşmesini engeller.
Üstelik diğer batıl ritüllerden farklı olarak panzehiri de
vardır. Kazara merdiven altından geçtiniz diyelim, orta
parmağınızı dikeltip diğer parmaklarınızı yumruk yaparak
merdivene doğru sallarsanız kötülük hemen def olur.
Diyeceksiniz ki bu işaret aynı zamanda bir küfür değil mi?
Canım, snop gençler gelenekleri dejenere etmişse ben ne
yapayım? |
|
|