|
Yaşamın
hayhuyundan sıra gelirse adına dağcılık denilen bir spor dalı
ile ilgilenmeye çalışıyorum. Ancak, bir şeyci olma
çağrışımı yaptığı için bu ifadeyi pek de sevmiyorum. Bir şeye
ait ya da sahip olma düşüncesi uyandırıyor ben de bir
şeyci olmak. Eğer dağa ait olmak anlamı yükleniyorsa bu
kavrama, dağ tarafından ele geçirilmiş duyumsuyorum kendimi.
Yok, eğer dağı sahiplenmek ise kastedilen, bir doğa dostu olarak
çok ağır bir sorumluluk gibi geliyor bu bana. Bu yüzden dağcılık
yerine dağ tutkusu demek istiyorum ben. Bir alıp
veremediğim olmasın dağlarla.
Tırmanış ya
da yürüyüş, dağ ile arama dağı fetiş haline getirmeyen bir
mesafe koyabildiğim için amacına ulaşır. İşte o zaman zihnime
doğru tırmanır, ancak bu şekilde yüreğime doğru yürüyebilirim.
Derdim kendimledir; kendimi tanımak, “kendim” denilen varlığı
anlamak amacıyla yollara çıkmak isterim. Her türlü malzemeyi
yanıma alırım da sırf amaçlarım nedeniyle, kendimle ilgili
apriori olan tüm algı, izlenim ve düşüncelerimi evde bırakırım.
Kendime karşı dürüst olmamın kendi içime bir çökme yaşayabilmek
için önkoşul olduğunu bilirim çünkü.
İnsanı dağ
tutkusundan soğutacak bir atla deve değildir elbette bu. Ulu
bilge olmayı da gerektirmez. Ancak dürüst bir yoğunlaşma
istediği açıktır. Kendini duymak için biraz olsun
sağırlaşabilmek, kendi içini görmek için azıcık körleşebilmek,
kendi tadına bakmak ve kendini aşkın bir biçimde algılamak için
bir miktar duyusuzlaşmak yeterli olur çoğu zaman.
Bireysel
yapılabilen sporların çoğu bu ortamı hazırlar aslında. Kanımca
dalış, maraton, katamaran, paraşüt, mağaracılık gibi spor
dallarında da aynı meditasyon koşullarını yakalamak olanaklıdır.
Ama ben kara varlığı olmam güdüsüyle dağlara tutkunum. Deniz
dibi ya da hava gibi ait olmadığım coğrafya katmalarında
ürperirken, kendime odaklanamam. Dikkatimi dağıtan risk
faktörleri artar çünkü. Evet, dağcılığın da riskleri vardır
kuşkusuz. Fakat bunlar, olsa olsa daha disiplinli ve kurallı
yaşamayı öğretecek düzeydedir.
Nitekim bu nedenle, dağcılığın
sayılar ve malzemeler ifade edilebilen boyutlarını da
abartmamak, bu sporun temel araçlarını bir tapınç haline
getirmemek gerekir. |
Dereceler,
metreler, kilogramlar, adetler, zamanlar ve kullanılan tüm
malzemeler araçtır yalnızca.
Zaten böyle
de olmazsa skor odaklı bir nitelik kazanır bu spor ve yaşama
özel bir anlam katacak hiçbir tutku oluşturamadan sönüp gider.
En yüksek dağa tırmanana kadardır her şey. Fethettiğinize
inandığınızda hedefleriniz tükenir. Tırmanma yoluyla atmosferi
aşma denemesi mümkün olmadıkça, bir daha bu sporu yapabilmenin
nedeni ortadan kalkar. Oysa kendinizi fethetmek böyle midir? Her
fetihte, bireysel ufkunuzun ötesinde yeni bir doruk belirir
siluet halinde. Bir sonraki yollara düşmenin nedeni de başka bir
silueti fark edebilmek için güncel silueti berraklaştırmaktır.
Ve bu, her defasında olgunlaştıran spiral bir döngü olarak sürüp
gider.
O yüzden
biraz da felsefe yapmaya benzemelidir dağcılık. Yolun sonuna
gelinmemeli, daima yolda olunmalıdır. Dağcılığa değil de içinde
“kendini bil” amacı barındıran bir “dağ tutkusuna”
adanmak yeterlidir yolda olmak için. Ve zaman akıp gittikçe
görüp karşılaştıklarınızın özniteliklerine ilişkin sorularınızın
nasıl da çeşitlendiğine tanık olursunuz.
Elbette
sonuç koca bir fos da çıkabilir. Birikiminiz, yaşam
deneyimleriniz, toplumsal çevrenizin yarattığı alışkılar bir
meditasyona izin vermez belki. Olsun! En kötü olasılıkla planlı
ve disiplinli yaşama, olasılık hesapları yapma, risk yönetme ve
korkularınızı kontrol etme gibi yetiler kazanır; adam gibi
beslenmeyi, spor yapmayı, doğa bilimlerinden yararlanmayı ve
alet edevat kullanmayı öğrenirsiniz. Sosyal sümüklerden
uzaklaşıp, adam gibi arkadaşlar edinirsiniz. En kötü ihtimalle,
görece daha eğitimli, daha mütevazı, daha paylaşmayı bilen, daha
çevreci ve en önemlisi de daha akıllı insanlar olur bunlar. Eh
bunlar az şeyler mi? Survivor denilen yaşamda
kalma sporları, insan uygarlığını tehdit eden barbarca
gelişmeler karşısında, bir gün gelip de bir züppelik olmaktan
çıkıp saklanacağımız son sığınak olursa şaşırmayın. Yeter ki
nükleer bir çılgınlığın eşine gelmeyelim. Düş dediklerimiz
ertesi sabah gerçek oluverir.
Bir
dış nesneye duyulan tutku cehalet, bir dış özneye duyulan tutku
hastalıktır. Kendini tanımaya duyduğun alçakgönüllü bir tutku
ise bilgeleştirir. |
|
Kimim ben? Bir
öğretmen. Neye dayanarak? Çünkü Eğitim Fakültesi mezunuyum ve
“Eğitim Bilimi, Eğitim Psikolojisi, Öğretim İlke ve Yöntemleri,
Öğretim Teknolojileri, Ölçme ve Değerlendirme, Sınıf Yönetimi,
Rehberlik ve Okul Yönetimi” gibi bilgi alanlarının
verileriyle donatıldım. On binlerce mezun arasından kaynağa geri
dönerek yine Eğitim Fakültesi’nde üretmeyi sürdürdüğüme ve bu
konuda hizmet içi eğitim programları dâhil geniş kapsamlı bir
öğreticilik aşamasına vardığıma göre belli ki karar vericiler
meslekte yeterince “olduğuma” kanaat getirmişler.
Ancak bu bir
iş sonuçta. Toplumsal iş bölümü içinde üretimin ucundan tutmamı
sağlayan bir iş… Kutsal saydığım bir görev ya da bir tutku
değil. Onur ya da gurur gibi kavramlarla ölçtüğüm bir özdeşim
kaynağı hiç değil. Eğitim Fakültelerinin farklı bölüm ve
anabilim dallarından mezun olmuş yüz binlerce meslektaşımla
birlikte çalıştığım insan yetiştirme düzeninde, bir üretim bandı
kardeşliği yalnızca. Değeri, kutsallıktan uzaklaşıp
profesyonelleştikçe anlaşılan, ama meslekten olmayanların
istihdam kapısı haline geldikçe de değersizleşen bir kardeşlik.
Kimim ben? Bir
öğretmen. Ne öğretmeni peki? Hiçbir şey. Çünkü ben aslında bir
şey öğretmiyorum! Dahası istesem de öğretemeyeceğimi biliyorum!
Ben yalnızca, bir şeyler öğrenmek isteyenlerin öğrenmek için
verdikleri savaşıma yardımcı olmaya çalışıyorum. Aynı, geçmişi
öğrenmek isteyen gençlere 18 yıldır onların “tarih öğretmeni”
dediği sıfatla yardımcı olmaya çalıştığım gibi. Ama ille de
kendimi kimliklendirmem istenseydi, ben kendime, üstüme
yapışmasından büyük keyif aldığım ve bu yüzden de hiç yadsımadan
vitrinimin başköşesinde gezdirdiğim “Fransızca öğretmeni”
demeyi yeğlerdim.
Yanlış
anlaşılmasın. Fransızcayı da kutsal saymıyorum. Anılarımda
kutsallaştırdığım ve bana bir Eğitim Fakültesinin
verebileceğinden çok daha fazlasını sunduğuna inandığım için;
bir bilgi kaynağına, bir bilme biçimine ve bir bilgi niteliğine
bağlılık anlamında aidim ben bu kimliğe. Epistemolojik bir tutku
da denilebilir buna.
Evet, bir
Eğitimci olmak programları okuyabilmemi, ders planlayabilmemi,
öğretim yöntemleri kullanabilmemi, sınıf yönetebilmemi ya da
nitelikli sınavlar yapabilmemi sağlayabilir. Ama bütün bunlar,
işimi doğru dürüst yapabilmeye yönelik vicdani bir huzur dışında
tinsel bir haz sunmaz bana.
Peki ya
Fransızca öyle mi? Pek çok insanın, adını ansiklopedilerden
duyduğu kült düşünürleri dönemlik ders olarak okumuş olmanın
kazandırdıkları bu sayfalarda anlatılamaz. Adları klasikler
listesinden anımsanan yazın başyapıtlarını özgün dillerinden
yedi boyutta çözümlemenin öğrettikleri kısacık paragraflara
sığdırılamaz. Kimi tatlı su entellerinin, ciddi bir şeyler
söylüyormuş izlenimi yaratmak için özentiyle fakat gülünç
bağlamlarda debelenerek kullandığı Fransızca sözcükleri,
binlerce tümce içinde ve üstelik farklı göndergeleriyle
kullanabilir duruma gelmenin sağladığı dilsel sindirimin keyfi
paylaşılamaz.
Ama benim
aslında söylemek istediklerim bunlar da değil. Çünkü dil ve
yazın ile bütünleşmenin getirdiği tinsel doyum, sonuçta herhangi
bir dilin dilsel ve yazınsal dünyası içinde de mümkün olabilir.
Benim dikkat çekmek istediğim asıl konu, Fransızcanın serpilip
geliştiği devrimci kültürün insanlığa sundukları, sunulanı
öğrenene sağladıkları ve bu sağladıkları sayesinde oluşan,
“görünmez adam”lara yönelik farkındalıktır.
Fransızca,
dayandığı düşünce tarihinin zenginliğinden ötürü, kendisini
öğrenmeye çalışana yalnızca dil öğretmez. Onu, yerel
erdemlerinizi yitirmediğiniz bir yaşta öğrenmeye başlamışsanız,
kendini biçimlendiren evrensel erdemleri de zerk
eder yavaş yavaş. Dolayısıyla her öğrenende bir operasyon izi
bırakır bu dil. Şu ya da bu ölçüde, şöyle ya da böyle...
Herkesin izi farklıdır. Ama tüm izler, ortak bir düşünüşün,
ortak bir insanlık tasarımının, ortak bir birliktelik ülküsünün
izdüşümüdürler.
Bende de
birkaç iz bıraktı bu dil. Ağır yaraladı beni. Estetik kaldırmaz
derin izler olarak bütün erdem dünyamı etkiledi. Nasıl mı?
1.
Geride kalan yaşantımın anımsadığım tüm bölümleri çeviri ve
yazmayla geçmesine ve bundan sonra da başka türlü geçmeyecek
olmasına karşın, kendime “yazar” diyebilme korkusu
yarattı. Kendimi asla yazar olarak nitelendirmeden, ölene dek
yazmaya mahkûm etti bu dil beni. Ama bir yandan da idol saydığı
bir yazarın lunapark aynalarındaki biçimsiz yansısına
indirgenmiş ve her kağıt kirlettiğinde |
yazma
halüsinasyonu gören ibişlerden ayırt ederek gülünç duruma
düşmemi engelledi.
2. Laf yerine iş üreten bir “sans culotte”
olmama yol açtı. “Yapmam”, “yapamam” ya da “yapmayı bilmiyorum”
diyenlerden değil; Fransız Devrimi’nin simgelerinden olan bu
“baldırı çıplaklar” gibi ben de “yapan”, “yapmaya çalışan”
ya da en azından “yapmayı öğrenen” yaşam hamallarından oldum. Bu
da ağır bir yaraydı, ama en azından bir La Fontaine tilkisi
olmamı engelledi.
3. Kişilere ve olaylara değil kurumlara ve olgulara,
parçaya değil bütüne, şimdi ve burada olana değil uzun soluklu
ve her yerde olana dair bir odaklanma yarattı. Zorda bırakan bir
izdi, ama hiç değilse düzeysiz dedikodu çarkında
“koymak” için “demeye” adanmış aciz cemaatlerden uzak
durmama da olanak tanıdı.
4. Yaşam konforumu bozacak nitelikte sert bir
süspansiyon işlevi gören bir omurga yükledi bana. Angajman
zorluğu yaratan, kolay sahiplenmeyen, aidiyet kabızlığı
duyumsayan; fakat bilinçle bağlandığında da ölümle bırakan bir
omurga! Ama en azından, bağlanmalarını kişiselleştiren, günlük
çıkarları çerçevesinde sürekli saf değiştiren, dün övdüğünü
bugün yeren, dün küfrettiğine bugün mürit olan ve “düşmanımın
dostu düşmanımdır” klişesine yapışan omurgasızlardan
olmamı engelledi.
5. Sağlıksız kıldı bu dilin zarafeti beni. Kimi
sağlıklı insanlar gibi ortalığı yakıp yıkıp adına özgüven
demeyi; her ne pahasına olursa olsun kazanmak için
yaşayıp adına gurur demeyi; şu ya da bu ölçüde değer
niteliği taşıyan herhangi bir şeyi bir kalemde yok sayıp adına
yiğitlik demeyi bir türlü başaramadım. Nedense, birincisi
Vandallık, ikincisi barbar gururu, üçüncüsü de
holiganlık gibi göründü hep bana. Ama en azından tedavisi
bulunmayan bir kişilik hastalığına indirgemedi beni.
Evet,
Fransızca visible bir dildir. Görülebilir, açık, katı,
esneklik ve yavşaklık kabul etmez kurallar içerir. Aynı
dayandığı devrimci anlayışın bilinene, akıl yoluyla kavranabilir
olana, nesnele, değişebilir ve değiştirilebilir olana âşık
olduğu gibi…
Muhafazakârdır
bu anlamda. Ama kendi değerlerine kıskançlıkla sahip çıkmak
anlamında düşünsel ve estetik bir muhafazakârlıktır bu. O yüzden
de görülebilirdir ve öyle olmakla kalmayıp kendini öğrenene ve
kendi derinliğini kavramaya çalışana görülebilir olmayı önerir.
Olursunuz ya da olmazsınız. Ama olursanız aynı zamanda
“invisible man”in farkında da olacağınız kesindir.
Görünmezlik
iksirinin keşfedildiğini ya da görünmez olmanın olanaksız
olduğunu düşünmeyin. Görünmezlik, yalnızca görülebilir
olmaktan kaçmayla bile elde edebileceğiniz kolay kazanılabilir
bir meziyettir. Gülünç duruma düşmenin hafifliğini, bir tilki
gibi yaşamanın arsızlığını, koymak için demenin düzeysizliğini,
omurgasız yaşamanın sürüngenliğini ve kişilik kanseriyle
sonuçlanan kirli ilişkileri hazmedebildiğinizde siz de görünmez
olabilirsiniz.
Bana
sorarsanız, ben, “invisible man” olmayı isteyenlere,
tanık olduğum “invisible man” karakterlerin bazı
avantajlarına bakarak kesinlikle öneririm. Çünkü:
1.
Yaşamı, evrensel entelektüel normlara dayalı bir düşünme
zahmetine dayandırmaya gerek bırakmaz.
2.
Alçakgönüllülük, adil olma, tarafsızlık, empati, özerklik ve
dürüstlük gibi erdemlerin ağırlığından arındırır.
3.
Gıyapta ve karından konuşma alışkanlığı kazandırarak, sizi
beladan uzak tutar.
4.
Yalnızca kendinizi doğrulayacak bilgiler ile yaşamanızı
sağlayarak, bilme tasarrufu yapar.
5.
Görüş miyopluğuna yol açarak, yakın çevrenizdeki çıkarlara
odaklanmanızı sağlar.
6.
Çelişkileri görmezden gelmenizi sağlayacak bir ikiyüzlülük
kazandırarak, yaşamı “keyfime göre imam buldum” kıvamına
indirger.
7.
İnanç ve değerlerinize yüzeysellik yükler ve böylece
bağlılık daha az yorucu hale gelir.
8.
Görünmez adamlardan o kadar çok vardır ki kendinizi daima
“biz” diyebileceğiniz bir grubun içinde bulur, yalnızlık
duygusunu bertaraf edersiniz.
9.
Gerçekleri yadsımak, birileriyle özdeşleşivermek,
vicdanınızı bastırmak, haklı çıkmak için ussallaştırmak ve grup
aidiyeti içinde basmakalıplaşmak gibi aşağılık davranışlar akıl
almayacak kadar kolaylaşır.
Ama sorarsanız
ki “Sen neden halen görülebilirsin” diye:
“Görünmez olmak, görünmez bir yaşam sürmek tehlikesi içerir"
derim. Neden mi? Çünkü insan, "Hiçbir şey olmadan her
şey olmuş gibi" yaşamazsa görünmez olamaz.
Ve SİZ... Siz de eğer, benim
gibi gerçeği yaşamak adına görünmez olmaktan kaçan korkaklardan
iseniz; inanın ki "görülebilir" olmak için Fransızca
öğrenmek gerekmez. |