Ana Sayfa
Hakkımda
Düşündüklerim
Dünkü Bugün
Önerdiklerim
Duyurular
Galeri
İletişim

Bu sayfada, yılların akışı içinde düşmüş olduğum ve zaman gelir de Denemeler adıyla belki yayınlarım diye sakladığım notlarımdan, geçen zamana karşın benim için halen güncelliğini koruyan düşüncelerime yer vereceğim. Peki, ne zaman?

 Zaman zaman. Zaman buldukça. Çalakalem düşülmüş bu notları, tutarlı bir mantık akışı ve okunabilir bir sözdizimsel yapı içinde yeniden yazdıkça… Az sonra demeyeceğim. Şimdi ve burada olanı önemsiz kılan bu ifadeyi sevmiyorum. Ama inanın ki çok sonra değil…

 

Dağ Tutkusu

Yaşamın hayhuyundan sıra gelirse adına dağcılık denilen bir spor dalı ile ilgilenmeye çalışıyorum. Ancak, bir şeyci olma çağrışımı yaptığı için bu ifadeyi pek de sevmiyorum. Bir şeye ait ya da sahip olma düşüncesi uyandırıyor ben de bir şeyci olmak. Eğer dağa ait olmak anlamı yükleniyorsa bu kavrama, dağ tarafından ele geçirilmiş duyumsuyorum kendimi. Yok, eğer dağı sahiplenmek ise kastedilen, bir doğa dostu olarak çok ağır bir sorumluluk gibi geliyor bu bana. Bu yüzden dağcılık yerine dağ tutkusu demek istiyorum ben. Bir alıp veremediğim olmasın dağlarla.

 Tırmanış ya da yürüyüş, dağ ile arama dağı fetiş haline getirmeyen bir mesafe koyabildiğim için amacına ulaşır. İşte o zaman zihnime doğru tırmanır, ancak bu şekilde yüreğime doğru yürüyebilirim. Derdim kendimledir; kendimi tanımak, “kendim” denilen varlığı anlamak amacıyla yollara çıkmak isterim. Her türlü malzemeyi yanıma alırım da sırf amaçlarım nedeniyle, kendimle ilgili apriori olan tüm algı, izlenim ve düşüncelerimi evde bırakırım. Kendime karşı dürüst olmamın kendi içime bir çökme yaşayabilmek için önkoşul olduğunu bilirim çünkü.

 İnsanı dağ tutkusundan soğutacak bir atla deve değildir elbette bu. Ulu bilge olmayı da gerektirmez. Ancak dürüst bir yoğunlaşma istediği açıktır. Kendini duymak için biraz olsun sağırlaşabilmek, kendi içini görmek için azıcık körleşebilmek, kendi tadına bakmak ve kendini aşkın bir biçimde algılamak için bir miktar duyusuzlaşmak yeterli olur çoğu zaman.

 Bireysel yapılabilen sporların çoğu bu ortamı hazırlar aslında. Kanımca dalış, maraton, katamaran, paraşüt, mağaracılık gibi spor dallarında da aynı meditasyon koşullarını yakalamak olanaklıdır. Ama ben kara varlığı olmam güdüsüyle dağlara tutkunum. Deniz dibi ya da hava gibi ait olmadığım coğrafya katmalarında ürperirken, kendime odaklanamam. Dikkatimi dağıtan risk faktörleri artar çünkü. Evet, dağcılığın da riskleri vardır kuşkusuz. Fakat bunlar, olsa olsa daha disiplinli ve kurallı yaşamayı öğretecek düzeydedir. Nitekim bu nedenle, dağcılığın sayılar ve malzemeler ifade edilebilen boyutlarını da abartmamak, bu sporun temel araçlarını bir tapınç haline getirmemek gerekir.

Dereceler, metreler, kilogramlar, adetler, zamanlar ve kullanılan tüm malzemeler araçtır yalnızca.

Zaten böyle de olmazsa skor odaklı bir nitelik kazanır bu spor ve yaşama özel bir anlam katacak hiçbir tutku oluşturamadan sönüp gider. En yüksek dağa tırmanana kadardır her şey. Fethettiğinize inandığınızda hedefleriniz tükenir. Tırmanma yoluyla atmosferi aşma denemesi mümkün olmadıkça, bir daha bu sporu yapabilmenin nedeni ortadan kalkar. Oysa kendinizi fethetmek böyle midir? Her fetihte, bireysel ufkunuzun ötesinde yeni bir doruk belirir siluet halinde. Bir sonraki yollara düşmenin nedeni de başka bir silueti fark edebilmek için güncel silueti berraklaştırmaktır. Ve bu, her defasında olgunlaştıran spiral bir döngü olarak sürüp gider.

 O yüzden biraz da felsefe yapmaya benzemelidir dağcılık. Yolun sonuna gelinmemeli, daima yolda olunmalıdır. Dağcılığa değil de içinde “kendini bil” amacı barındıran bir “dağ tutkusuna” adanmak yeterlidir yolda olmak için. Ve zaman akıp gittikçe görüp karşılaştıklarınızın özniteliklerine ilişkin sorularınızın nasıl da çeşitlendiğine tanık olursunuz.

 Elbette sonuç koca bir fos da çıkabilir. Birikiminiz, yaşam deneyimleriniz, toplumsal çevrenizin yarattığı alışkılar bir meditasyona izin vermez belki. Olsun! En kötü olasılıkla planlı ve disiplinli yaşama, olasılık hesapları yapma, risk yönetme ve korkularınızı kontrol etme gibi yetiler kazanır; adam gibi beslenmeyi, spor yapmayı, doğa bilimlerinden yararlanmayı ve alet edevat kullanmayı öğrenirsiniz. Sosyal sümüklerden uzaklaşıp, adam gibi arkadaşlar edinirsiniz. En kötü ihtimalle, görece daha eğitimli, daha mütevazı, daha paylaşmayı bilen, daha çevreci ve en önemlisi de daha akıllı insanlar olur bunlar. Eh bunlar az şeyler mi? Survivor denilen yaşamda kalma sporları, insan uygarlığını tehdit eden barbarca gelişmeler karşısında, bir gün gelip de bir züppelik olmaktan çıkıp saklanacağımız son sığınak olursa şaşırmayın. Yeter ki nükleer bir çılgınlığın eşine gelmeyelim. Düş dediklerimiz ertesi sabah gerçek oluverir.

 Bir dış nesneye duyulan tutku cehalet, bir dış özneye duyulan tutku hastalıktır. Kendini tanımaya duyduğun alçakgönüllü bir tutku ise bilgeleştirir.

 
Visible Fransızca versus İnvisible Man

Kimim ben? Bir öğretmen. Neye dayanarak? Çünkü Eğitim Fakültesi mezunuyum ve “Eğitim Bilimi, Eğitim Psikolojisi, Öğretim İlke ve Yöntemleri, Öğretim Teknolojileri, Ölçme ve Değerlendirme, Sınıf Yönetimi, Rehberlik ve Okul Yönetimi” gibi bilgi alanlarının verileriyle donatıldım. On binlerce mezun arasından kaynağa geri dönerek yine Eğitim Fakültesi’nde üretmeyi sürdürdüğüme ve bu konuda hizmet içi eğitim programları dâhil geniş kapsamlı bir öğreticilik aşamasına vardığıma göre belli ki karar vericiler meslekte yeterince “olduğuma”  kanaat getirmişler.

Ancak bu bir iş sonuçta. Toplumsal iş bölümü içinde üretimin ucundan tutmamı sağlayan bir iş… Kutsal saydığım bir görev ya da bir tutku değil. Onur ya da gurur gibi kavramlarla ölçtüğüm bir özdeşim kaynağı hiç değil. Eğitim Fakültelerinin farklı bölüm ve anabilim dallarından mezun olmuş yüz binlerce meslektaşımla birlikte çalıştığım insan yetiştirme düzeninde, bir üretim bandı kardeşliği yalnızca. Değeri, kutsallıktan uzaklaşıp profesyonelleştikçe anlaşılan, ama meslekten olmayanların istihdam kapısı haline geldikçe de değersizleşen bir kardeşlik.

Kimim ben? Bir öğretmen. Ne öğretmeni peki? Hiçbir şey. Çünkü ben aslında bir şey öğretmiyorum! Dahası istesem de öğretemeyeceğimi biliyorum! Ben yalnızca, bir şeyler öğrenmek isteyenlerin öğrenmek için verdikleri savaşıma yardımcı olmaya çalışıyorum. Aynı, geçmişi öğrenmek isteyen gençlere 18 yıldır onların “tarih öğretmeni” dediği sıfatla yardımcı olmaya çalıştığım gibi. Ama ille de kendimi kimliklendirmem istenseydi, ben kendime, üstüme yapışmasından büyük keyif aldığım ve bu yüzden de hiç yadsımadan vitrinimin başköşesinde gezdirdiğim “Fransızca öğretmeni”  demeyi yeğlerdim.

Yanlış anlaşılmasın. Fransızcayı da kutsal saymıyorum. Anılarımda kutsallaştırdığım ve bana bir Eğitim Fakültesinin verebileceğinden çok daha fazlasını sunduğuna inandığım için; bir bilgi kaynağına, bir bilme biçimine ve bir bilgi niteliğine bağlılık anlamında aidim ben bu kimliğe. Epistemolojik bir tutku da denilebilir buna.

Evet, bir Eğitimci olmak programları okuyabilmemi, ders planlayabilmemi, öğretim yöntemleri kullanabilmemi, sınıf yönetebilmemi ya da nitelikli sınavlar yapabilmemi sağlayabilir. Ama bütün bunlar, işimi doğru dürüst yapabilmeye yönelik vicdani bir huzur dışında tinsel bir haz sunmaz bana.

Peki ya Fransızca öyle mi? Pek çok insanın, adını ansiklopedilerden duyduğu kült düşünürleri dönemlik ders olarak okumuş olmanın kazandırdıkları bu sayfalarda anlatılamaz. Adları klasikler listesinden anımsanan yazın başyapıtlarını özgün dillerinden yedi boyutta çözümlemenin öğrettikleri kısacık paragraflara sığdırılamaz. Kimi tatlı su entellerinin, ciddi bir şeyler söylüyormuş izlenimi yaratmak için özentiyle fakat gülünç bağlamlarda debelenerek kullandığı Fransızca sözcükleri, binlerce tümce içinde ve üstelik farklı göndergeleriyle kullanabilir duruma gelmenin sağladığı dilsel sindirimin keyfi paylaşılamaz.

Ama benim aslında söylemek istediklerim bunlar da değil. Çünkü dil ve yazın ile bütünleşmenin getirdiği tinsel doyum, sonuçta herhangi bir dilin dilsel ve yazınsal dünyası içinde de mümkün olabilir. Benim dikkat çekmek istediğim asıl konu, Fransızcanın serpilip geliştiği devrimci kültürün insanlığa sundukları, sunulanı öğrenene sağladıkları ve bu sağladıkları sayesinde oluşan, “görünmez adam”lara yönelik farkındalıktır.

Fransızca, dayandığı düşünce tarihinin zenginliğinden ötürü, kendisini öğrenmeye çalışana yalnızca dil öğretmez. Onu, yerel  erdemlerinizi yitirmediğiniz bir yaşta öğrenmeye başlamışsanız, kendini biçimlendiren evrensel  erdemleri de zerk eder yavaş yavaş. Dolayısıyla her öğrenende bir operasyon izi bırakır bu dil. Şu ya da bu ölçüde, şöyle ya da böyle... Herkesin izi farklıdır. Ama tüm izler, ortak bir düşünüşün, ortak bir insanlık tasarımının, ortak bir birliktelik ülküsünün izdüşümüdürler.

Bende de birkaç iz bıraktı bu dil. Ağır yaraladı beni. Estetik kaldırmaz derin izler olarak bütün erdem dünyamı etkiledi. Nasıl mı?

1. Geride kalan yaşantımın anımsadığım tüm bölümleri çeviri ve yazmayla geçmesine ve bundan sonra da başka türlü geçmeyecek olmasına karşın, kendime “yazar” diyebilme korkusu yarattı. Kendimi asla yazar olarak nitelendirmeden, ölene dek yazmaya mahkûm etti bu dil beni. Ama bir yandan da idol saydığı bir yazarın lunapark aynalarındaki biçimsiz yansısına indirgenmiş ve her kağıt kirlettiğinde

yazma halüsinasyonu gören ibişlerden ayırt ederek gülünç duruma düşmemi engelledi.

2. Laf yerine iş üreten bir “sans culotte” olmama yol açtı. “Yapmam”, “yapamam” ya da “yapmayı bilmiyorum” diyenlerden değil; Fransız Devrimi’nin simgelerinden olan bu “baldırı çıplaklar” gibi ben de “yapan”, “yapmaya çalışan” ya da en azından “yapmayı öğrenen” yaşam hamallarından oldum. Bu da ağır bir yaraydı, ama en azından bir La Fontaine tilkisi olmamı engelledi.

3. Kişilere ve olaylara değil kurumlara ve olgulara, parçaya değil bütüne, şimdi ve burada olana değil uzun soluklu ve her yerde olana dair bir odaklanma yarattı. Zorda bırakan bir izdi, ama hiç değilse düzeysiz dedikodu çarkında “koymak” için “demeye” adanmış aciz cemaatlerden uzak durmama da olanak tanıdı.

4. Yaşam konforumu bozacak nitelikte sert bir süspansiyon işlevi gören bir omurga yükledi bana. Angajman zorluğu yaratan, kolay sahiplenmeyen, aidiyet kabızlığı duyumsayan; fakat bilinçle bağlandığında da ölümle bırakan bir omurga! Ama en azından, bağlanmalarını kişiselleştiren, günlük çıkarları çerçevesinde sürekli saf değiştiren, dün övdüğünü bugün yeren, dün küfrettiğine bugün mürit olan ve “düşmanımın dostu düşmanımdır”  klişesine yapışan omurgasızlardan olmamı engelledi.

5. Sağlıksız kıldı bu dilin zarafeti beni. Kimi sağlıklı insanlar gibi ortalığı yakıp yıkıp adına özgüven demeyi; her ne pahasına olursa olsun kazanmak için yaşayıp adına gurur demeyi; şu ya da bu ölçüde değer niteliği taşıyan herhangi bir şeyi bir kalemde yok sayıp adına yiğitlik demeyi bir türlü başaramadım. Nedense, birincisi Vandallık, ikincisi barbar gururu, üçüncüsü de holiganlık gibi göründü hep bana. Ama en azından tedavisi bulunmayan bir kişilik hastalığına indirgemedi beni.

Evet, Fransızca visible bir dildir. Görülebilir, açık, katı, esneklik ve yavşaklık kabul etmez kurallar içerir. Aynı dayandığı devrimci anlayışın bilinene, akıl yoluyla kavranabilir olana, nesnele, değişebilir ve değiştirilebilir olana âşık olduğu gibi…

Muhafazakârdır bu anlamda. Ama kendi değerlerine kıskançlıkla sahip çıkmak anlamında düşünsel ve estetik bir muhafazakârlıktır bu. O yüzden de görülebilirdir ve öyle olmakla kalmayıp kendini öğrenene ve kendi derinliğini kavramaya çalışana görülebilir olmayı önerir. Olursunuz ya da olmazsınız. Ama olursanız aynı zamanda “invisible man”in farkında da olacağınız kesindir.

Görünmezlik iksirinin keşfedildiğini ya da görünmez olmanın olanaksız olduğunu düşünmeyin. Görünmezlik, yalnızca görülebilir olmaktan kaçmayla bile elde edebileceğiniz kolay kazanılabilir bir meziyettir. Gülünç duruma düşmenin hafifliğini, bir tilki gibi yaşamanın arsızlığını, koymak için demenin düzeysizliğini, omurgasız yaşamanın sürüngenliğini ve kişilik kanseriyle sonuçlanan kirli ilişkileri hazmedebildiğinizde siz de görünmez olabilirsiniz.

Bana sorarsanız, ben, “invisible man” olmayı isteyenlere, tanık olduğum “invisible man” karakterlerin bazı avantajlarına bakarak kesinlikle öneririm. Çünkü:

1. Yaşamı, evrensel entelektüel normlara dayalı bir düşünme zahmetine dayandırmaya gerek bırakmaz.

2. Alçakgönüllülük, adil olma, tarafsızlık, empati, özerklik ve dürüstlük gibi erdemlerin ağırlığından arındırır.

3. Gıyapta ve karından konuşma alışkanlığı kazandırarak, sizi beladan uzak tutar.

4. Yalnızca kendinizi doğrulayacak bilgiler ile yaşamanızı sağlayarak, bilme tasarrufu yapar.

5. Görüş miyopluğuna yol açarak, yakın çevrenizdeki çıkarlara odaklanmanızı sağlar.

6. Çelişkileri görmezden gelmenizi sağlayacak bir ikiyüzlülük kazandırarak, yaşamı “keyfime göre imam buldum” kıvamına indirger.

7. İnanç ve değerlerinize yüzeysellik yükler ve böylece bağlılık daha az yorucu hale gelir.

8. Görünmez adamlardan o kadar çok vardır ki kendinizi daima “biz” diyebileceğiniz bir grubun içinde bulur, yalnızlık duygusunu bertaraf edersiniz.

9. Gerçekleri yadsımak, birileriyle özdeşleşivermek, vicdanınızı bastırmak, haklı çıkmak için ussallaştırmak ve grup aidiyeti içinde basmakalıplaşmak gibi aşağılık davranışlar akıl almayacak kadar kolaylaşır.

 

Ama sorarsanız ki “Sen neden halen görülebilirsin” diye:

 

“Görünmez olmak, görünmez bir yaşam sürmek tehlikesi içerir" derim. Neden mi? Çünkü insan, "Hiçbir şey olmadan her şey olmuş gibi" yaşamazsa görünmez olamaz.

 

Ve SİZ... Siz de eğer, benim gibi gerçeği yaşamak adına görünmez olmaktan kaçan korkaklardan iseniz; inanın ki "görülebilir" olmak için Fransızca öğrenmek gerekmez.

Copyright © 2009 Erkan Şenşekerci